Üç Öğüt

Bir gün adamın biri, bir kuş yakalamış. kuş ona, “Bana senden bir fayda gelmez. Ama beni özgür bırakırsan, ben sana üç değerli öğüt vereceğim,” demiş.

Kuş, birinci öğüdü adamın elindyken, ikincisini bir dala ulaştığında, üçüncüsünü ise bir dağın tepesine eriştiğinde vereceğine söz vermiş.

Adam kabul etmiş ve ilk öğüdü sormuş.

Kuş:

“Bir şey kaybedersen, ona hayatın kendisi kadar değer veriyor bile olsan, pişman olma.”

Adam kuşu bırakmış ve kuş bir ağacın dalına konmuş.

İkinci öğüde geçmiş:

“İspatı olmadan, mantığa aykırı hiçbir şeye inanma.”

Sonra kuş dağın tepesine uçmuş. Ve oradan seslenmiş:

“Ey, talihsiz insan! Benim içimde iki büyük değerli taş var. Eğer beni öldürseydin, onlar senin olacaktı!”

Adam, kaybettiklerine sinirlenmiş ve bağırmış: “En azından bana üçüncü öğüdünü ver.”

Kuş yanıtlamış:

“Ne aptalsın be adam. Daha ilk iki öğüdü düşünmeden benden üçüncüyü bekliyorsun! Sana kaybettiklerin için endişelenmemeni ve mantığa aykırı hiçbir şeye inanmamanı söyledim. Şimdi sen ikisini de yapıyorsun. Saçma sapan bir şeye inanıyor ve kaybettiğin bir şey için yas tutuyorsun! Ben, içimde iki değerli taş saklayabilecek kadar büyük müyüm?”

“Sen aptalsın. O yüzden de bir insana vaat edilmiş sınırlar içinde kalmalısın.”

*****************************

Dervişler arasında bu öykü oldukça önem taşır. Öğrenciyi, sıradan yollarla edinilmeyecek deneyimlere hazırlamaktan bahseder.

Sufiler arasında günlük kullanımına ek olarak, bu öykü, bir Mevlana klasiği olan Mesnevi‘de bulunur. Mevlana alimlerinden biri olan Attar‘ın Kutsal Kitap’ında yer alır. Her iki alim de, on üçüncü yüzyılda yaşamışlardır.

Rüyalar ve Somun Ekmek

Uzun ve yorucu bir yolculuktaki üç yolcu arkadaş olmuş ve aynı mutlulukları ve üzüntüleri yaşamışlar.

Günler sonra, aralarında tek bir ekmek parçası ve bir ağız dolusu su kaldığını fark etmişler. Yemeği kim alacağı konusunda bir tartışma çıkmış. Hiçbir sonuca varamayan yolcular, ekmeği ve suyu bölmeye çalışmışlar. Yine de bir çözüme ulaşamamışlar.

Gün batarken, biri sonunda uyumayı önermiş. Uyandıklarında, en harika rüyayı gören kişi, ne yapılması gerektiğine karar verecekmiş.

Ertesi sabah, doğuşuyla birlikte üçü de uyanmış.

“işte benim rüyam,” demiş birincisi: “Tarif edilemeyecek güzellikle yerlere götürülüyordum. Öyle harika ve huzurluydu ki. Bilge bir adamla tanıştım, bana şöyle dedi, ‘Yemeği sen hakediyorsun, çünkü geçmiş ve gelecek yaşamın, insanların hayran kalacağı kadar değerli.'”

“Ne garip,”  demiş ikinci adam. “Çünkü benim rüyamda, ben tüm geçmişimi ve geleceğimi gördüm. Geleceğimde çok bilge bir adamla tanıştım ve bana, ‘Sen ekmeği dostlarından daha çok hak ediyorsun, çünkü daha bilgili ve sabırlısın. Sen insanlara liderlik edeceksin,’ dedi.”

Üçüncü yolcu söze başlamış: “Rüyamda ben hiçbir şey görmedim, duymadım, söylemedim. Sadece kalkıp ekmeği ve suyu bulmak, onları bulduğum anda tüketmek için karşı konulmaz bir dürtü hissettim. Ve öyle yaptım.”

*********

Bu öykü, 1563 yılında ölen Şah Muhammed Gwath Shattari’ye atfedilen sayısız öyküden biridir.  Meşhur inceleme, Beş Cevher’in yazarıdır. Burada, insanın daha yüksek seviyelere ulaşması, eski modellere dayanarak sihir ve büyü terminolojisinde açıklanmıştır. En az dört tarikatın başıydı ve Hindistan İmparatoru Hümayun tarafından el üstünde tutulurdu.

Her ne kadar bazıları tarafından aziz olarak anılsa da, papazlar bazı yazılarında, kutsal kitaba karşı geldiğini düşünmüş ve idamını talep etmişlerdir. Özel bir aklın, sıradan eğitim standartları içinde yargılanamayacağı yönündeki sözleri ile düşünce sapkınlığından suçsuz bulunmuştu. Mezarı, sufilerin çok önemli bir seyahat yeri olan Gwalior’dadır.

Aynı hikaye, Orta Çağların keşişli Hristiyan öykülerinde de yer alır.

Akrep ve Hintli

Suyun etrafında dolaşan bir akrep gören Hintli, onu avuçlarının içinde saklamaya karar verir. Fakat akrep onu sokar. Adam yılmaz ve akrebi tekrar suyun dışına çıkarmaya karar verir; fakat akrep onu tekrar sokar.

Adamın hemen yanındaki yaşlı adam onu durdurur ve akrep onu yine sokmadan ona dokunmaktan vazgeçmesini söyler.

Hintli “Hayır!” der. “Akrebin sokması doğasında olan birşeydir. Benim doğamda olan ise sevgidir. Neden o beni sokarak bana zarar vermek isterken ben ona sevgimi vermeyeyim; neden onunla iyiliği ve güzelliği paylaşmayayım…”

Dokumacı Fatma ve Çadır

Bir zamanlar, Uzak Batı’da bir şehirde, Fatma adında bir kız yaşarmış. Fatma, zengin bir dokumacının kızıymış. Bir gün babası ona şöyle demiş: “Gel, kızım; bir yolculuğa çıkıyoruz. Orta Deniz’in adalarında işim var. Belki sen de, kendine koca olarak alabileceğin yakışıklı, düzgün bir genç bulursun.”

Yola çıkmışlar ve adadan adaya gezmişler. Babası işini yaparken, Fatma da yakında kavuşacağı koca adayının hayallerini kuruyormuş. Ancak bir gün, Girit adasına doğru yo lalırken, bir fırtına kopmuş ve gemileri batmış. Bilinci yarı açık olan Fatma, İskenderiye yakınlarında bir kıyıya çıkmış. Babası ölmüş ve Fatma derin bir üzüntüye kapılmış.

O zamana kadarki yaşamını hayal meyal hatırlayabiliyormuş. Gemi kazası ve denizde tek başına kalışı onu sın derece yormuş.

Kumların üzerinde dolanırken, bir kumaşçı aile bulmuş onu. Fakir olmalarına rağmen, Fatma’yı mütevazı evlerine almışlar ve ona işi öğretmişler. Böylece ikinci yaşamına başlamış Fatma. Bir yıl içinde oldukça mutlu olmuş. Ama bir gün, yine bir sebepten dolayı sahilde yürürken, köle tacirleri kıyıya yanaşmış ve diğer pek çok mahkumla birlikte Fatma’yı da alıp götürmüşler.

Kaderine küskün de olsa, Fatma bu köle tacirlerine sempati duymamış. Fatma’yı şehre getirip köle olarak satmışlar.

Dünyası ikinci kez yıkılmış. Şimdi pazarda ounu alacak birkaç alıcısı varmış. Biri, gemi direkleri yapan ve kereste deposunda çalışacak köle arayan bir adammış. Talihsiz Fatma’nın kederini görür görmez, en azından ona iyi bir hayat sunabileceğini düşünerek onu satın almaya karar vermiş.

Fatma’yı almış ve eşine hizmetkar yapma niyetiyle eve götürmüş. Ancak eve vardıklarında, tüm parasını, korsanların kaçırdığı gemide kaybettiğini fark etmiş. Evdeki işçilerin parasını ödeyememiş, bunun üzerine kendisi, eşi ve Fatma, kereste deposunda çalışacak üç kişi kalmışlar.

Onu kurtardığı için sahibine minnettar olan Fatma öyle çok çalışmış ki adam ona özgürlüğünü geri vermiş ve Fatma, adamın güvenilir yardımcısı olmuş. Böylece üçüncü hayatında oldukça mutlu olmuş.

Bir gün adam Fatma’ya şöyle demiş: “Fatma, senden, benim temsilcim olarak gemi direkleri kargosuyla Java’ya gitmeni ve bu direkleri iyi bir gelirle satmanı istiyorum.”

Fatma yola koyulmuş, ama bu kez, gemi Çin açıklarındayken bir tayfun çıkmış ve bir kez daha Fatma kendisini bilmediği bir ülkenin topraklarında bulmuş. Yine hıçkırıklara boğulmuş. Hayatındaki hiçbir şey, beklentileri doğrultusunda gelişmiyormuş. Ne zaman bir şeyler iyi gitmeye başlasa, hep kötü bir şey oluyor, ümitlerini de alıp götürüyormuş.

“Neden?” diye haykırmış üçüncü kez, ” neden ne zaman birşey yapmaya çalışsam, sonu hep kötü bitiyor? Neden bütün bu talihsizlikler beni bulmak zorunda?” Ama yanıt alamamış. Bunun üzerine kumdan kalkmış ve şehre doğru yürümeye başlamış.

Çin’de hiç kimsenin Fatma’dan ya da onun başına gelen talihsizliklerden haberi yokmuş. Ancak bir gün oraya bir yabancının, bir kadının geleceği ve İmparator için çadır yapacağı efsanesi varmış. Ve Çin de çadır yapacak kimse olmadığından, herkes bu kehanein gerçekleşmesini dört gözle bekliyormuş.

Geldiği zaman bu yabancıyı kaçırmamak için, Çin İmparatorları, artık bir gelenek olarak, her yıl tüm şehir ve köylere birini gönderip böyle yabancı bir kadının gelip gelmediğini sordururlarmış.

Fatma, Çin sahillerinde uzaklaşıp bir kasabaa geldiğinde, yine hükümdarın adamları bir kadının gelip gelmediğini soruyormuş. Fatma’yı gören insanlar, bir tercüman yardımıyla onunla konuşup imparatoru görmesi gerektiğini söylemişler.

“Bayan,” demiş İmparator, Fatma’yı onun karşısına çıakrdıklarında, “çadır yapabilir misin?”

“Sanırım,” demiş Fatma.

İp istemiş, ama ip yokmuş. Bunun üzerine, dokumacılık günlerini hatırlayarak, keten toplamış ve ipleri yapmış. Sonra sağlam bir kumaş istemiş, ama Çinliler de o da yokmuş. İskenderiye’deki deneyimlerini hatırlayıp sağlam bir çadır kumaşı yapmış. Sonra çadır direkleri gerekmiş, ama Çin’de böyle bir şey yomuş. Bunun üzerine Fatma, gemi direkleri yapışını hatırlamış ve direkleri de yapmış. Bunlar hazır olduğunda, aklından , tüm o yolculukları boyunca gördüğü çadırları geçirmiş ve sonunda çadırı yapmış.

Bu mucize Çin İmparator’una sunulduğunda, Fatma’ya “Ne dilersen dile benden,” demiş. Fatma, Çin’e yerleşmek istemiş. Burada yakışıklı bir prensle evlenmiş ve çocuklarıyla son günlerine kadar mutlu bir yaşam sürmüş.

Bu maceralar sonunda Fatma anlamış ki, bir zamanlar kötü bir deneyim gibi görünen şey, onun nihai mutluluğa ulaşmasında önemli bir rol oynamıştı.

*******

Bu öykü, geleneksel motifleri dervişlerinkilerle ve onların efsaneleriyle büyük benzerlikler gösteren Yunan halkbiliminde iyi bilinmektedir. Burada yer alan öykü, Jamalia Tarikatını kuran (“Güzel”) ve 1750 yılında ölen Edirneli Şeyh Muhammed Celalettin’e atfedilmiştir.

Idries Shah – Mevlana ve Gizemli Sufi Bilgelik Öyküleri – S.80

Üç Balık

Bir zamanlar bir havuzda üç balık yaşarmış: zeki balık, yarım akıllı ve aptal balık . Hayat onlar için, herhangi bir yerdeki bir diğer balık kadar sıradan devam ediyormuş, ta ki bir gün bir adam gelene kadar.

Elinde bir ağ varmış. Zeki balık, suyun içinden görmüş. Deneyimlerinden ve duyduğu öykülerden yola çıkarak, harekete geçmeye karar vermiş.

Gücünü toplamış ve suyun dışına sıçrayıp balıkçının ayaklarının önüne düşmüş. Adam şaşkın gözlerle ona bakıyormuş. Ama akıllı balık, nefesini tutarken, balıkçı onun ölü olduğunu düşünmüş ve onu suya geri atmış. Şimdi balık suya geri dönmüş.

İkinci balık, yarım akıllı olan neler olduğunu pek anlayamamış. Oda zeki balığın yanına gitmiş ve ne olduğunu sormuş. “Basit,” demiş zeki balık, “Ben ölü taklidi yaptım, o da beni suya geri attı.”

Bunun üzerine yarım akıllı balık hemen sudan dışarı atlamış, balıkçının ayaklarının önüne düşmüş. “Garip,” diye düşünmüş balıkçı, “her yerden sıçrıyorlar.” Ve yarım akıllı balık nefesini tutmayı unuttuğu için, balıkçıda onun canlı olduğunu fark edip çantasına atmış.

Suya göz atmak için arkasını dönmüş, ancak balıkların ardı ardına balıkların sudan sıçrayıp karaya düşmelerine afallayan balıkçı, çantasının kapağını kapatmayı unutmuş. Yarım akıllı balık bunu fark edince, toparlanmış ve peş peşe denemeler yaparak kendini suya atmayı başarmış. Arayıp birinci balığı bulmuş ve nefes nefese onun yanına uzanmış.

Üçüncü, yani aptal balık, her iki balığın da anlattıklarını dinlemesine rağmen bunların hiçbirine anlam verememiş. Bunun üzerine ilk iki balık, nefes almaması, ölü taklidi yapması gerektiğini defalarca vurgulamışlar.

“Çok teşekkür ederim; şimdi anladım,” demiş aptal balık. Bu sözlerle birlikte, kendini suyun dışına fırlatmış ve balıkçının önüne düşmüş.

Zaten iki balığı gözden kaçırmış olan balıkçı, bu balığın ölü mü diri mi olduğuna bakmadan, onu alıp çantasına koymuş. Sonra ağını atmış, ama diğer iki balık suyun içinde çok üzülmüş. Ve bu kez balıkçının çantasının kapağı tamamen kapalıymış.

Sonunda balıkçı pes etmiş. Çantasını açmış ve balığın nefes almadığını fark etmiş. O da hayvanı, evindeki kedisine götürmeye karar vermiş.

*******Idries Shah – Mevlana ve Gizemli Sufi Bilgelik Öyküleri – S.12

Kütüphaneci

Adamın birisi normal ve sıradan bir hayat sürüyormuş  kütüphaneci olarak  şehrin halk kütüphanesinde çalışıyormuş.

Günlük kütüphaneye 10-15 kişi ya geliyor yada gelmiyormuş şehrin nüfusunun azlığından dolayı bu rakamlar bile iyi olduğu söylenebilir toplum içerisinde okumayı seven insanların az oluşu yada okumaktan ziyade bir konuyu araştırmayı üşenen insanların çokluğundan dolayı kütüphanelerin değerinin düştüğünü düşünüyormuş. Fakat zaman içinde bir karar vermiş ve insanların kitap okumalarını arttırmayı ve kütüphaneye daha çok gelmelerini sağlamayı hedeflemiş.

işte hikaye tam burada başlıyor; Okumaya devam et “Kütüphaneci”